17 Kasım 2015 Salı

Fazla sevinme!

Sen bana nasıl da kötülük edip gittin.
Başka kadınlar vardı hayatımda senden önce, çok güzeldiler.
Şimdi bakıyorum, bu kadına noolmuş böyle ne kadar güzeldi oysa, diyorum kimisine...
Kimisine de lan ben bu kadını nasıl beğenmişim diyorum, kendi kendime.
Etkisi geçen bir afyon gibi, sevimsiz gerçeklerin içine atıp gittin beni ama...
Fazla sevinme.

Karaya oturmuş olsa da, enkaz zannetme. Gene yüzecek bu gemi.
Gene gülecek bu adam, gene mutlu olacak senden sonra da.
Kolayca unutamasa da herşeyi,
arkasında bırakması gerektiğini bilir, bazı şeyleri. O kadar da aptal değil.
O kadar da... körkütük aşık değil sana da.
Fazla sevinme!

14 Temmuz 2015 Salı

Cause, some birds have to fly long before they've seen their day.

Bir, iki, üç derken galiba öğreniyorum her gidenin ardından yola devam etmeyi.

Kimi yıkıp gidiyor. Yere seriyor. Kalkıp toparlanmak zaman alıyor.

Kimi hafif bir omuz darbesiyle sendeletip gidiyor, kimi biraz daha sert ve yığılıp kalıyorsun bir süreliğine oturduğun yere.

Yeniden ayağa kalkmak ve eyvallah deyip devam etmek gerek. Daha gidilecek yol var hala önümüzde.

Çünkü bazı kuşlar istedikleri yere varmak için uzun uçmak zorundalar.

Let the wind carry you home
Blackbird fly away
May you never be broken again.







27 Haziran 2015 Cumartesi

Seviyorum.

Özellikte tek bir insanı değil,

hepinizi.

Hatta sadece insanları, hayvanları da değil, tüm canlıları ve cansızları da.

Sadece yaşadığım şehri değil, diğer şehirleri de. Kendi ülkemi ve diğer ülkeleri, diğer gezegenleri, galaksileri, tüm evreni seviyorum.

Müziği seviyorum. Sadece kendi dinlediklerimi değil, tüm türleri, tüm söyleyenleri, tüm çalanları seviyorum.

Dans etmeyi seviyorum. Sadece tango ve salsa öğrendim ama, halk oyunlarını, roman, halay, zeybek apaçi dansı, çık ve sallan  orada, ne olursa seviyorum.

Yaşamayı seviyorum. Kendimi de.




18 Mayıs 2015 Pazartesi

Bir düğün akşamı

Bazen öyle olur.
Dirseğini oturduğun sandalyenin arkalığına koyarsın hep.
Yoktur yanında, kolunu omzuna atabileceğin biri.
Kalabalıkta yalnızlık, böyle bi şeydir işte.

Aslında o kadar da karanlık değildir.
Sana öyle gelir.


Birisi vardı, zannedersin.
Gelmemiştir.
Bir engel çıkmıştır belki, belki de yoktur, var zannettiğin.
Beklentiyle farkına varırsın yalnız olduğunun, birinin gelmesini beklediğin için.
Farkına varmasan, yalnız olmazsın.

Yalnız olduğunun farkına varmayanlar, yalnızlık hissetmezler.
Bilmezler yalnız olduklarını.




Çok sık karşılaşmazsın böyle şeylerle.

Mutluluk, paylaşılmak ister.
Ama,
Şairin dediği gibi...
Yalnızlık paylaşılmaz! Paylaşılsa yalnızlık olmaz!


11 Mayıs 2015 Pazartesi

Yeni - Farklı, Değişim - Direnim


Yeni bir ilişki, yeni bir insan. Farklılıklar. Her iki taraf için yeni hayaller, yeni umutlar, beklentiler.

Karşımızdakinin, kendimize uymayan taraflarını değiştirme çabaları. Ve direnmeler.



Yeni ilişkilerde, boş bir tuval alıp istediğimiz resmi yapamıyoruz. Karşımızda zaten, az çok beğendiğimiz bir resim var. O resim üzerinde beğenmediklerimizi silip, yerlerine daha iyi olduğunu düşündüklerimizi koymaya çalışıyoruz. Kolay değil.

Tuval çoktan kurumuş. Boyalar sertleşmiş. Değişime direnir olmuş. Değiştirmeye çalıştıkça, var olanı bozma olasılığımız var.

Eldeki resmi, olduğu gibi alıp sahiplenmek, kabullenmek de kolay değil. Çünkü, beklentiler, umutlar ve hayaller var.
Mutluluk, beklentilerin karşılanmasına bağlı. Hayallerin, umutların gerçekleşmesine bağlı.
Gerçekleşmeyen beklentilerin, umutların, hayallerin her bir parçası, mutluluktan da bir parça alıp götürüyor.
Olduğu gibi kabullenmek demek, hayallerden, beklentilerden eksiltmek demek.

Dışarıdan bakıldığında, o değişim istekleri aslında olumsuz değil. Belki de kendi yararımıza ama kendimizi değiştirmenin zorluğu bizi direnmenin kucağına itiyor.
Değişmeye çalışmak, kendimizden taviz vermek demek.

Öz benliğimiz, egomuz.

18 Aralık 2014 Perşembe

Bir arkadaş aradı;
- Ya benim evde koşullar uygun değil, tencere vs açısından yani. Senin evde yoğurt yapabilir miyim?
- Olur tabi, hem ben de yerim. Hatta bi de öğrenmiş olurum yoğurt yapmayı.
- Yalnız benim süt alabileceğim bi yer yok, şu senin aldığın yerden gidip alsak?
- Olur.
Telefon ediyoruz, gitmemize gerek kalmadan adam sütü getiriyor. Arkadaş da parasını hemen ödüyor. Gayet güzel.
- Aa, ama bunu neyle mayalıycaz, benim bi arkadaştan maya için doğal yoğurt bulmam lazım.
- Tamam bul.
Telefon ediliyor, bir kaç saat sonra gelirsen alabilirsin, cevabı alınıyor.
Arkadaş ordan bir tencere alıp sütü ocağa koyuyor, sonra ocakta unutuyor, süt taşmış, ocak batmış, sorun değil, ben silerim. Noolcak arkadaşız sonuçta.
Bir kaç saat sonra gelmek üzere evden ayrılıyoruz. Benim bir kaç saatlik bir işim var. Benim işimin bitiminde o da maya için yoğurdu alıp gelecek, süt mayalanacak.
İki saat geçmiş ses seda yok. Üç saat, dört, beş... sekiz buçuk saat olmuş, saat artık gecenin bir buçuğu.
Bu saatten sonra gelmez herhalde. Ben en iyisi şu sütten bir iki bardak ısıtıp, bir güzel içeyim, sonra da yatayım. Sabah da kalanını içerim.
Başına bir şey gelmiştir falan diye endişelenmiyorum da haa. Çünkü bu tür bir şeyi ilk kez yapıyor değil. Şuraya gelecem der gelmez. Buraya gidelim der gitmez. Öylesine geçerken uğrayalım der, uğrarız, orda kalır, ben gelmiyorum sen git der.
Sorumsuzluk diz boyu.
Bazen, ya naapalım o da böyle biri, herkesi olduğu gibi kabul etmek gerek, diye düşünüyorum. Bazen de yapılanlar fazla geliyor.
Bunları buraya yazacak kadar doldurduysa beni, suyu da epey ısınmış bu arkadaşlığın, demek ki.

14 Nisan 2014 Pazartesi

Böyle yaşayamıyorum, ölemiyorum da.
Bir buçuk yıl oldu, bıraktığı boşluk her geçen gün büyüyor.
Yokluğunun acısı azalacağına her geçen gün daha da artıyor.
Lanet olsun, keşke inaçlı biri olsaydım diyorum. Öbür dünya vardır, oraya gitmiştir, ben de giderim, onu orda bulurum.
Yok ki öyle değil ki. Yok oldu gitti işte. Ben de gitsem yok olacağım. Ona gene kavuşamayacağım.
Kalsam burda, gene aynı. Anlamsız. Saçma. Çok saçma.
Böyle durup acı çekmektense, yok olup gitmek daha mı iyi acaba.
Belki de.
Şu insanlar ne salak. Bi bok olacak sanıyorlar. Yok işte olmuyor. Yok yok.
Ben de salağım geri gelecek sanıyorum. Gelemez ki. Gelemez. Bi yere gitmedi ki. Yok oldu, bitti işte. Yokluk, hiçlik. Başka bişey değil.
Hepsi saçma. Anlamsız. Ne anlamı var ki.
Hayatın anlamı diye diye aramış salaklar. Hiç bir anlamı yok oysa . Öylesine doğduk öylesine yaşıyoruz. Tamamen bir hiçlik. Sonrası da boşluk.
Ben de yok olacağım, herkes de. Niye gidemiyorum, gidecek bi yer yok. sadece bir son var. Bitti mi bitti.
Öbür dünya falan filan saçmalıkları.
Avuntular.
Olmaz işler.
Hiç bir açıklaması yok. Fizik, matematik, kimya, biyoloji, tıp, tamamen saçmalık. Hani niye kurtarmadınız onu. Niye gitti.
Gitmedi ki. Gidilecek bir yer yok.
Keşke olsa da ben de hemen orya gitsem. Varsam yanına. Sarılsam ona doya doya.
Offf.. Keşke inanabilsem. Keşke öyle bir yer olsa.
Bu nedir yaa, niye kabullenilmez bi şey bu.
Kime sorayım şimdi ben bunun hesabını, neden benin meleğim, prensesim, çiçeğim, yaşamımın yarısı,..
Neden yok oldu böyle birden bire, durup dururken.
Bunu bana kim açıklayabilir. Açıklasa da ne yararı var zaten. Onu nasıl geri getirebilir.
Hayata, her şeye, şu yazdığım yazıya bile küfür edesim geliyor.
Bu ne çaresizliktir. Hiç bir şey yapamadım, yapamıyorum.